Kökenbilim de Neymiş?

2016-12-12 00:17:00

Türkçe ne zamandan beri var. Annem yaşıyor olsaydı, bu soruya, “Galû beladan beri” cevabını verirdi. ” Peki  “Galû bela” nedir? Bilen yok. Ama eğer Türkçe'nin bir kökenbilim (Etmoloji) sözlüğü olsaydı, açar, bu sözcüğün kökünün nereden geldiğine bakar öğrenirdik. Olmadığı için, şunun bunun sözüne inanmak zorundayız.   Günlük hayatımızda, yemek yerken veya yemekten sonra söylenen “afiyet olsun” veya hapşırıldığında söylenen, “çok yaşa” gibi temennilerin,  ne anlama geldiğini de bilmiyoruz,  ama kullanıyoruz. Üstelik, elimizde, ne yazık ki, hala, öğrenebileceğimiz bir kaynak da yok.   Bir rivayete göre “Galû beladan beri” Türkçe kullanıyoruz ama, ne dediğimizi neden dediğimizi, ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Öğrenmek istesek öğrenecek kaynağımız da yok.   Hacettepe Üniversitesinden, Emine Yılmaz'ın belirttiğine göre, Türkçenin ilk kökenbilim sözlüğü sayılacak sözlüğü, A. Vâmbêry tarafından  1877 de Macarca ve Maceristan'da yayınlanmıştır. İlk etmolojok Türkçe sözlükler Almanaca, Rusca, Macarca, Ermenice  yazılmış  ancak Türkiye de Türkçe bir Kökenbilim terimleri sözlüğü hazırlanamamıştır.[1]   İlk Türkoloji Kürsüsü 1795’te Paris’te "Ecole des Languages Orientales Vivantes"da kurulmuştur. Bunu Şarkiyat ve Türkoloji ile ilgili enstitüler takip etmiştir. Moskova’da (1814) Paris’te (1821) ve Londra’da (1906)[2]   Peki biz ne yapıyoruz? Türkiye de , ilk Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü,14 Haziran 1935 ... Devamı

Gereksiz!? Kutlama Günleri

2016-12-12 00:13:00

Türkiyede ilk anneler günü 9 Mayıs 1955 yılında kutlanmış. Herhalde gelenek haline dönüşmediği ya da toplum tarafından henüz bugünkü kadar içselleştirilmediği için, ben ilkokul çağında farkına vardım. Hemen onu takip eden yıllarda ise, anneler gününe karşı geliştirilen tepkileri ve karşı görüşleri tanıdım.   Buna göre, görüşlerden biri:  “... korkunç ve mübarek elleri  ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle  anamız, avradımız, yarimiz  ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen  ve soframızdaki yeri  öküzümüzden sonra gelen“¹ anneleri anmak ve onurlandırmak için, yılın bir gününü onları anmaya ayırmak kadirşinaslık, hatta boynumuzun borcu idi.   Bir diğer görüşe göre ise, Bu tür kutlama günleri, alışveriş çılgınlığını körüklemek için kapitalist düzen tarafından uydurulmuş bir pazarlama tekniği idi. Bu tür uydurma günlere itibar edilmemesi gerekirdi.    O zamanlar, ne televizyon vardı, ne internet; Ne google vardı, ne Vikipedi. Hatta Türkiye de ansiklopedi bile yoktu. Tek bilgi kaynağı, devletin tekelindeki radyo ile, kitaplardı. Bir de gazeteler. Dolayısı ile farklı görüşleri karşılaştırarak özgün bir kanaat oluşturmak daha yoğun bir çaba gerektiriyordu. Bu nedenle, toplumca kanaat önderi kabul edilen gazetecilerin köşe yazılarını okur, onların yazıp söylediklerini “mutlak doğru” sanırdık.  Ve tabi ki, farklı bir görüşle karşılaşıp, ikna oluncaya kadar, o görüşü, kendi görüşümüz gibi savunur,  “o görüşün temsilcisi” olurduk.   Karşıt görüşü savunan... Devamı

Ne kadar tüketirsek tüketelim, yeteri kadar tüketemeyiz!

2016-12-11 23:05:00

  Gerçekten de öyle. Ne kadar tüketirsek tüketelim yeteri kadar tüketemeyiz. Çünkü bunun bir sonu yok.   Diyelim ki en yeni, en gelişmiş, en son model bilgisayar aldık, üç ay sonra yeni bir model daha çıkacak ve bizim aldığımız eski durumuna düşecek.   Diyelim ki, bir yazlık aldık, bunu yaparken, kuşkusuz ekonomik gücümüz ve sosyal tercihlerimizi de birlikte hesaplarız. Peki, aldığımız o güzelim yazlıktan daha güzel bir yazlık yok mu? Paramız olduğunda olsa onu almak istemez miydik?   Ya da bir cep telefonu... Bildiğiniz gibi cep telefonlarına bir sürü başka işlevler eklendi, örneğin, neredeyse her cep telefonu aynı zamanda bir fotoğraf makinesi. Hatta kamera. Bunun yanında, radyo, müzik çalar, hesap makinesi, zaman ölçer, saat, ajanda... Acaba cep telefonu alırken hangimiz bunların kaçına ihtiyaç duyduğumu için alıyoruz.   Evin her tarafı saat doldu. Kolumuzda saat, Radyomuz saatli, mutfak fırınının üzerinde saat, mikro dalga fırında saat hatta şimdi buzdolabının üzerine bile saat eklendi. Bu da yetmedi konuşan buzdolabı yapmışlar.   Elinizi vicdanınıza koyarak bir düşünün. Hepimizin dolabında,  yıkayıp temizlemek, yırtık ve söküğünü dikmek koşulu ile en az yirmi sene yetecek pantolon gömlek veya eteğimiz yok mu? Ama almaya doyamıyoruz. Her alışverişe çıktığımız da, kendimiz ya da ailemiz için, yeni bir çorap, bir T -şort veya bir bluz daha almıyor muyuz?   Acaba gerçekten bunların hepsine ihtiyacımız var mı?   Bu sorunun cevabı, eminim ki birçok insan için “Elbette hayır!” şeklinde olacaktır. Buna rağmen alıyoruz ve almaya devam edeceğiz. Çünkü biz insanız. Beğenilmek isteği, Takdir edilme... Devamı

‘Hayat bir gün, o da bugün!’

2016-12-12 00:02:00

  Bu ‘deyiş’ ile İnternette gezinirken karşılaştım. Yaşamın kısa olduğunu, ‘hayatın tadını çıkarmak’ istediğini ve gününü gün ettiğini söyleyen bir genç kız tarafından yazılmıştı. Bir bilge ifadesine benzeyen anlam derinliği,  şiirsel anlatımı, bir anda, dört bir yandan sardı yüreğimi. ‘Muhteşem’ dedim kendi kendime. Bir yaşam felsefesi ancak bu kadar güzel ve kısa olarak anlatılabilirdi. Eminim, bu bakış açısını, kendisine yaşam felsefesi edinmiş olan milyonlarca insanın duygularına tercümanlık ediyordur diye düşündüm içimden. Ama ben, kendim, bu yaşam ilkesini onaylamıyordum. Evet, sözler çok güzel dizilmişti. Şiir gibi akıcı idi ve anlamı derin idi. Ve hatta ‘sen de böyle düşünmeli, ona göre yaşamalısın’ dercesine, cüretkâr ve davet edici idi. ama hayatı boyunca, bunun ‘tam tersini yapmak’ gerektiğini öğrenmiş olan ve buna gönülden inanan biri olarak, benim bu daveti kabul etmem ve onaylamam mümkün değildi.   Ne diyordu deyiş: ‘Hayat bir gün, o da bugün!’ Yani, her şeyi unut yaşamaya bak! Yani, ye iç gül eğlen! Peki ya Sorumluluklar. Ya çalışma… Bunlardan bahseden yok.   Ve hayat bir gün, o da bugün olduğu için ‘gelecek’ zaten yok. Oysa herkes bilir ki, hayat hiçbir zaman bir gün olmamıştır. Bir günden ibaret değildir. Benim böyle bir şeyi onaylamam mümkün değil.   Ben, bu dizenin ifade ettiği bakış açısını, sadece kendim ve ailem için değil, birey ve toplum için de tehlikeli buluyorum. Daha da ileri gidersek, bana göre, insanlığın kültürel tarihi, adına ‘Cehalet’ denilen ve hayata bu biçimde bakmaya karşı yapılmış olan m&uum... Devamı